Kabe'nin gizemi


Kabe'nin Gizemi

Bu bölüme Müslümanların kıblesi Kabe'yle ilgili İSLAMİ KAYNAKLI OLMAK ŞARTIYLA yazı ve makalelerinizi gönderebilirsiniz.
Hacer'ül Esved Göktaşı mı?

Hacer'ül Esved Göktaşı mı? Prof. Dr. Mehmet Özel / Fenomen Dergisi (Bilimin Merceğinden)

İngiliz arkeolog gezgin Harry S.J.Philby, Arap Yarımadası'nın Rub'ul Hali (boş bölge) denilen en ıssız bölgesini keşif çalışmaları sırasında, rehberlerinin kendisine, Gökten yağan taşlarla yok olan Ubar kenti'nden bahsettiklerini, kervanına ait bir çok devenin kaybı pahasına bu yere 1932'de ulaşmayı başardığını anlatır. Bu yönde ifadeler Kuran'da de sık sık geçmektedir.[1]

Batı kaynaklı haritalarda ''Wabar'' diye isimlendirilen bu yere ulaşıldığında, manzara oldukça hâyal kırıklığına neden olur. İnsan eliyle yapılmış herhangi bir kalıntı yoktur. Kahverengimsi sarı renkli kumlar arasında yalnızca iki adet oldukça sığ çöküntü ve bunlar çevresinde bir dizi koyu renkli döküntü etrafa saçılmış urumdadır. Philby, bu döküntünün lav olabileceği düşüncesindedir. Topladıkları birkaç avuç siyah, camsı boncuk görünümlü taneleri, rehberler yok olan kadınlarının taktıkları süsler olarak yorumlarlar. rehberlerce yine o civarda bulunan oldukça paslanmış bir demir külçesi de, insan eliyle yapılmış kalıntıların örneği olarak Philby'e sunulur. Gezgin, tavşan büyüklüğündeki demir parçasını inceler ve çevredeki çöküntülerin volkanik kökenli değil, yer atmosferi dışından gelen bir meteoride ait olduğunu anlar. Daha sonra yapılan laboratuar analizleri onun bu tahminini doğrulayacaktır.

1995'te Düzenlenen Keşif Gezisi

Mart 1995'te bölgeye yeni bir keşif gezisi düzenlenmiştir. Bunda amaç, yeryüzündeki sayıları oldukça sınırlı olan (toplam 150 kadar) çarpma kraterlerinin istatistiğine katkıda bulunmak ve bu ulaşılması ve incelenmesi çok zor (ısı gündüzleri gölgede 60 derecedir) bölgedeki krater kalıntıları hakkında yeni bilgiler edinmektir. Modern olanaklarla bile 10 gün süren bu gezinin sonuçları "Sky and Telescope" dergisinde [2] özetlenmektedir.

Krater Alanı ve Buluntular

Krater alanının koordinatları 50 derece 28' 24'' Doğu ve 21 derece 30' 12'' Kuzey olarak verilmektedir. J.C.Wynn ve E.M.Shoomaker'ın grubu bölgede sistemli jeofizik ve jeolojik tarama ve ölçümler yapmayı hedeflemiştir. Üç kraterden oluşan kraterler grubu kuzeybatı-güneydoğu yönünde 1000m'ye 500m'lik bir alanı kaplamaktadır. Büyüklükleri sırasıyla 11m, 64m, (Philby A krateri) ve 116m (Philby B krateri) 11m'lik kraterler Philby zamanında biliniyordu (Kumların hareketi bu krateri yeniden ortaya çıkarmış olmalı). Philby A krateri, 1932'de bütünü ile görülebilirken şimdi sadece güneydoğu kesimi kumların üstündedir. Kenara yakın bölgelerde bazı çarpma etkili kalıntılar, (Glass bombs', instants rocks', meteor kalıntılar) vardır. Büyük bir şans eseri, keşif heyetinin ulaşmasından 1 gün önce yağan yağmur, kumların hareketini yavaşlatmış ve kesit belirleme çalışmalarına olanak vermiştir. Philby A'nın yapısının Arizona'daki meteor kraterine benzer şekilde ''en üst tabakaların deformasyona uğradığını ve kendi üzerine katlandığını'' göstermektedir. Phiby B, 1932'de (2 m. derinliğinde ve bütünü ile gözlenebilir haldeyken bu ziyarette doğu kenarlarını izleri bulunabilmiş ve derinliğinin 3 1/2m'yi aşmadığı hesaplanmıştır. Civarda birkaç milimetre çapında camlaşmış tanecikler saptanmıştır. Bunlar Philby'nin rehberlerinin hediye olarak topladığı ''boncuk tanecikleri'' olmalıdır. 500 m. çaplı çarpma bölgesi, meteor kalıntıları ve kumla karışık oksitlenmiş metal parçaları içermektedir ve bunların yoğunluğu kratere doğru artmaktadır.

Meteorun Özellikleri

Wabar (Ubar) meteor örneklerinin analizi %94 demir, %6 nikel, %2 kobalt ve daha az oranda iridyum ve bakır içermektedir. Yaşı hakkındaki tahminler ise çöl ortamının yarattığı belirsiz etkisi ile, bir tahmine göre birkaç yüz ile birkaç bin yıl arasında, bir başka tahmine göre birkaç bin ile yüz bin yıl arasında değişiyor. Meteorun atmosfere girerken parçalandığı ve birkaç büyük parçaya ayrılarak bir kraterler kompleksi oluşturduğu anlaşılmaktadır. Krater büyüklükleri göz önüne alındığında, çarpan meteoridin 300 tondan fazla 4-5 m. genişlikte olması gerekir. Demir-nikel ana parçaları çarpma sonucu buharlaşmış olmalıdır. Önemli bir bölümü erimiş ve kumla karışmıştır. Phily B kraterinin 200 m. güneydoğusundan 2 tonluk bir meteoridin 1965'te ortaya çıktığı ve Aramco tarafından Riyad Kral Suud Üniversitesi'ne taşındığı da belirtilmektedir.

Değerlendirme ve Sonuç

Wabar (Ubar) bölgesi gerçekten ilginçtir. ve yerel bir dizi söylence ve efsanenin kökeni olmuştur. Kabe'deki Hacerü'l-Esved'in buradan ya da buna benzer bir yerden taşınma olasılığı yüksektir. Çöllerdeki kum tepelerinin hareketi, bu tür oluşumları birkaç yüz yıl içinde örtebilecek güçtedir. Fakat bir zamanlar görülmeyen krater yapıları zamanla tekrar açığa çıkabilmektedir. Bu nedenle 1500 yılı çok aşkın bir yaşa sahip olması gereken Hacer'ül Esved, Wabar'dan bir parça olabilir. bu konuda kesin kararı, kutsal kara taşın 'zarar vermeden değerlendirme' (nondestructive evulation) yolu ile kompozisyonunun belirlenmesi ve Wabar'daki buluntularla karşılaştırılması yeterli olacaktır. Böylece onlarca asır boyunca bölge insanlarının bu arada, biz Türklerin ruh dünyalarında çok önemli yer tutan kutsal taşın göklerdeki adresi hakkında ilk kez doğru bilgiler edinilmiş olacaktır.

Hacerül Esved, Hacerü'l Esvet

Hacerül Esved Taşı Nedir?

Hz. İbrahim Aleyhisselam, Kabe'nin inşasını bitirdikten sonra oğlu İsmail Aleyhisselam ile tavafa başlangıç sırasını bildirmek için: “İsmail, bana bir taş getir de tavafın nereden başlayacağını işaret edeyim.” dedi. Hz. İsmail Aleyhisselam da Cebel-i Kubeys'ten bir taş alıp babasına verdi. O da tavafın başlayacağı bugünkü Kabe'nin köşesine taşı koydu. Taş, yumurta şeklinde 18-19 santimetre yarıçapında idi. Konduğu yer, yerden üç arşın 4 parmak yüksekliğinde idi. Böyle yükseğe konmasının sebebi ve sırrı her yerden herkesin görebilmesi için idi. Rengi vaktiyle beyaz olan bu taş, çokça istilam edildiği yani selamlanıp öpüldüğü için kırmızımsı (kırmızımsı esmer bir taş) haline gelmiştir diye rivayet edilmektedir. Hacerü'l-esved, melekler tarafından, peygamberler tarafından ve Efendimiz Muhammed Aleyhisselam tarafından öpülmüştür. Hacerü'l-Esved'i öpmek, Cenab-ı Hakk'ın saltanat-ı İlahiyesine kurbiyete (yakınlığa) bir işaret olması itibariyle hürmet, teslim ve ikrar manasını ifade eder. İşte bunun içindir ki, Hz. Ömer Efendimiz (ra) “Vallahi seni öpüyorum. Senin taş olduğunu, zarar ve fayda veremeyeceğini de biliyorum. Eğer Resulullah'ın seni öptüğünü görmeseydim, seni öpmezdim.” demiştir.

Bediüzzaman Hazretleri ise “Bir vakit iyyake na'budu ve iyyake nestain (Ancak Sana kulluk eder, ancak Sen'den yardım isteriz)deki birinci çoğul şahıstan nun harfini düşündüm ve birinci tekil şahıstan "Na'büdü" (kulluk ederiz) sîgasına intikalin sebebini kalbim aradı. Birden, namazdaki cemaatin fazileti ve sırrı, o nun'dan inkişaf etti. Gördüm ki: Namaz kıldığım o Bayezid Câmiindeki cemaatle iştirakimi ve herbiri benim bir nevi şefaatçim hükmüne ve kıraatımda izhar ettiğim hükümlere ve davalara birer şahid ve birer müeyyid gördüm. Nâkıs ubudiyetimi, o cemaatin büyük ve kesretli ibadatı içinde dergâh-ı İlahiyeye takdime cesaret geldi. Birden bir perde daha inkişaf etti: Yani İstanbul'un bütün mescidleri ittisal peyda etti. O şehir, o Bayezid Câmii hükmüne geçti. Birden, onların dualarına ve tasdiklerine manen bir nevi mazhariyet hissettim. Onda dahi; rûy-i zemin mescidinde, Kâ'be-i Mükerreme etrafında dairevî saflar içinde kendimi gördüm. Elhamdülillahi Rabbil Alemin dedim. Benim bu kadar şefaatçilerim var; benim namazda söylediğim herbir sözü aynen söylüyorlar, tasdik ediyorlar. Madem hayalen bu perde açıldı; Kâ'be-i Mükerreme mihrab hükmüne geçti. Ben bu fırsattan istifade ederek o safları işhad edip (şahit tutarak), tahiyyatta getirdiğim, “Eşhedü enla ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resulullah” olan imanın tercümanını mübarek Hacer-ül Esved'e tevdi' edip emanet bıraktım.” (29. mektup, 1. kısım) diyerek, Hacer-i Esved'in bir bilgisayar diski gibi bütün şehadetleri, istilam ve öpmelerini kaydeden bir vazife gördüğüne işaret etmiştir. Onun için Hacerü'l-Esved'in yeryüzünde “yemînullah” (Allah'ın sağ eli) olduğu onu öpme, selamlamanın ise manen yemînullah ve yedullah ile temasa geçme olduğu da ifade edilmiştir.

Kabe, Huzaalıların eline geçtikten sonra, Hacer-i Esved, onların rakibi olan Cürhümlüler tarafından kaçırılıp sonradan Huzaa kabilesi tarafından yeniden ele geçirilerek tekrar yerine konulmuştur. Daha sonraları Abbasi Halifelerinden Muktedirbillah zamanında Mekke'yi zaptetmiş olan Karamite (Kırmitîler) reisi Tahir tarafından koparılıp Küfe Mescidine konulmuştu. 20 sene sonra, Halife Mutî' Billah tarafından 24 bin dinar karşılığında geri alınıp Mekke'ye getirilmiş, bugünkü yerine konulmuştur.

Hacer-i Esved, muhtelif zamanlardaki yangınlarda kırılmıştır. Şimdi 12 parça olarak birleştirilmiştir. Ufak bir parçası Kanuni Sultan Süleyman zamanında bir Hadım Ağası tarafından İstanbul'a nakledilmiş, Süleymaniye civarındaki Kanuni Sultan Süleyman türbesine asılmıştır.

Rivayete göre Hacer-i Esved kıyamet gününde Kabe'yi tavaf edenlere şahit olacağından bunu aşk ile yapmak gerekir. Halk arasında hacdan gelenlerin avuçlarının içlerinin öpülmesi hacca gidip tavaf edenlere Hacer-i Esvedin şahitliği bir de ya öperek ya da dokunarak veya uzaktan ellerini açarak Hacer-i Esved ile temas kurmaları sebebiyledir. Çünkü hacı “elestü birabbiküm” bezmindeki ikrarı burada yenilemiş olduğundan memleketinde henüz hacca gidememiş kimselerin onu tasdik etmeleri, avucunun içini öpmeleri bundan dolayıdır.

Kabe Baskını ve Kabe'de Kan Akıtılması

Kabe Baskını ve Kabe'de Kan Akıtılması

Onun çıkacağı yıl, insanlar hacca, başlarında bir emir bulunmadan gidecekler. Hep birlikte Beyt-i Şerif'i tavaf edecekler, sonra Mina'ya indiklerinde, köpekler gibi birbirine saldıracak, hacılar soyulacak, kanlar Akabe Cemresinin üzerine akacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 169)

İnsanlar başlarında bir imam bulunmaksızın hac ederler. Mina'ya indiklerinde etrafları, köpeklerin sarışı gibi sarılıp, kabilelerin birbirine girmesi ile büyük savaşlar olur. Öyle ki ayaklar kan gölü içinde kalır. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 35)

Yukarıdaki hadislerde "onun çıkacağı yıl" cümlesi kullanılarak, Hz. Mehdi'nin çıkış tarihinde Hac sırasında meydana gelecek bir katliama dikkat çekilmektedir. 1979 yılında, hac sırasında gerçekleşen Kabe baskınında aynen böyle bir katliam yaşanmıştır. Çok ilginçtir bu kanlı Kabe baskını da Mehdi'nin diğer alametlerinin gerçekleştiği dönemin tam başında yani Hicri 1400 yılının ilk gününde, 1 Muharrem 1400 (21 Kasım 1979) tarihinde meydana gelmiştir.

Yine hadis-i şerifte kanların akacağından bahsedilerek öldürme olayına dikkat çekilmiştir. Baskın sırasında Suud askerleri ile saldırgan militanlar arasında meydana gelen çarpışmada 30 kişinin öldürülmesi, bu rivayetin kalan kısmını da doğrulamıştır.

1979 (Hicri 1400)'da gerçekleşen bu Kabe baskınının ardından 7 sene sonra Hicri 1407 yılında, Hac sırasında çok daha büyük kanlı bir olay meydana gelmiştir. Bu hadisede caddelerde gösteri yapan hacılara saldırılarak 402 kişi katledilmiş, çok fazla kan akıtılmıştır. Beyt-ül Muazzama'nın yanında, Müslümanların (Suudi Arabistan askerleri ile İranlı hacıların) birbirlerini öldürmeleri ile büyük günahlar işlenmiş, harama girilmiştir. Bu kanlı olaylar, ilgili hadislerde tarif edilen ortamla çok büyük benzerlikler taşımaktadır:

Resulullah buyurdu: Ramazan'da bir seda, Şevval'de bir ses, Zilkade'de kabileler arasında savaş olur. Hacılar talana uğrar. Mina'da ölülerin çok olacağı bir savaş olur, öyle ki orada taşları kan gölü içinde bırakacak kadar kan akar. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 31)

Ramazan'da bir seda olur. Şevval'de de bir seda olur. Zilkade'de kabileler çarpışır. Zilhicce'de hacılar talana uğrar. Muharrem'de gökten şöyle nida olur. "Dikkat ediniz. Filan kimse Allah'ın halkının hayırlılarındandır. Onu dinleyiniz ve ona uyunuz." (Ramuz El Hadis, 2/518)

Şevval ayında ayaklanma, Zilkade'de harb konuşmaları, Zilhicce'de ise harb vaki olacak. Hacılar soyulacak kanları akacak. (Kıyamet Alametleri, Berzenci, s. 166)

Zilkade ayında kabileler savaşır, hacılar kaçırılır, melhameler olur. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 34)

"İkdiddurer" isimli kitaptaki alametlerden: Şevval'de savaş nidaları, Zilhicce'de harb ve kıtal olur, yine Zilhicce'de hacılar talana uğrar, hatta caddeler kandan geçilmez ve haramlar çiğnenir. Beyt-ül Muazzam'ın yanında büyük günahlar işlenir. (Kitab-ül Burhan Fi Alameti-il Mehdiyy-il Ahir Zaman, s. 37)

Yukarıdaki hadiste, Beyt-ül Muazzama'nın (Kabe'nin) içinde değil, yanında çıkacak olaylara dikkat çekilmektedir. 1407 yılının Zilhicce ayında (Hac mevsiminde) meydana gelen olaylar da ilkinden farklı olarak Kabe'nin içinde değil, yanında gerçekleşmiştir. En başta anlattığımız olay ise 1 Muharrem 1400'de Beyt-ül Muazzama'nın (Kabe'nin) bizzat içerisinde olmuştu. Her iki hadise de rivayetlerin işaretine uygun bir şekilde gerçekleşmiştir.

Kabe'de kan akıtılması, hacıların katledilmesi gibi, hadislerde haber verilen böyle önemli iki büyük hadisenin Hz. Mehdi hakkında bildirilen tüm alametlerin çıktığı dönemde birbiri ardına gerçekleşmesinin bir rastlantı olması oldukça zor gözükmektedir.

Hadislerde geçen ifadeleri incelediğimizde de aynı dönemle ilgili önemli olaylara işaretler bulunduğu görülecektir:

... Zilhicce'de harb ve kıtal olur.
Hadislerde, bu savaş ve çatışmalardan, hacıların öldürülmesi konusu ile birlikte bahsedilmesi söz konusu olayların aynı zaman diliminde meydana geleceklerini göstermektedir. Aynı dönem, İran-Irak Savaşının çıktığı, Türkiye'nin güney doğusunda, Ortadoğu ülkelerinde çatışma ve karışıklıkların en yoğun yaşandığı bir dönemdi.

... Şevval'de savaş nidaları olur.
Yine aynı zamanlarda Basra Körfezi'ndeki gerginliğe, İran-Amerika arasındaki gerginleşme ve savaş durumuna dikkat çekilmiş olabilir.

Kabe Nasıl Kıble Oldu?

KÂBE NASIL KIBLE OLDU? KEMAL SÜLEYMANOĞLU

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz, Hicret'in on altıncı ya da on yedinci ayına kadar namazlarını Mescid-i Aksa'ya yönelerek kildi. Bununla birlikte, Kıble'nin Mescid-i Haram'a döndürülmesini gönülden arzu eder, bunun için dua ederdi. Sonra bir gün ilâhi emirle bu da gerçekleşti.

Beş yüz kişilik bir kafile… Medine'den yola çıktılar. Çoğunluğu puta tapıyor, fakat Kâbe'yi ve Arafat'ı kutsal biliyorlar ve kendi inançlarına göre hacca gidiyorlar. Aralarında yetmiş kadar Müslüman da var.

Birinci Akabe beyatında iman etmiş olan Medineliler, kavimlerinin hidayetine vesile olmak için çok gayret etmişti. Kuran'ı öğretmesi için Peygamber Efendimiz tarafından gönderilen Mus'ab b. Umeyr, gece gündüz demeden insanlara Allah'ın dinini anlatmıştı. İşte şimdi yetmiş küsur Müslüman olarak Mekke'ye, Resulullah (S.A.V.)'e gidiyorlar. Yine Akabe'de O'nunla buluşacaklar.

'Kudüs'e yönelmek istemiyorum'

Kafiledeki Müslümanların çoğu Allah Resulü (S.A.V.)'i henüz tanımıyor. O'nu ilk kez görecek olmanın heyecanı içindeler.

Müslüman Medinelilerin ileri gelenlerinden Bera b. Ma'rur r.a. arkadaşlarıyla konuşuyor:

- Arkadaşlar! Benim bir düşüncem var. Ama bana uyar misiniz, uymaz mısınız bilmiyorum.
- Nedir o? diye sordular. Bera, Kâbe'yi kastederek:
- Bu binayı arkamda bırakmak istemiyorum, namazımı ona yönelerek kılmak istiyorum.

Arkadaşları söyle karşılık verdi:

- Bize, Peygamberimizin sadece Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya doğru namaz kıldığı haber verildi. O'nun yaptığının aksini yapmak istemeyiz.

Bera b. Ma'rur yine de:

- Ben, Kâbe'ye yönelerek kılacağım, dedi.

Kafiledekiler yol boyunca namaza durduklarında Mescid-i Aksa'ya yönelirken Bera b. Ma'rur Kâbe'ye dönerek namaz kildi. Fakat Mekke'ye vardıklarında içine bir kurt düştü; acaba doğru mu yapmıştı? Yeğeni sair Kaab b. Malik r.a.'ya durumu açtı. Resulullah (S.A.V.)'e gidip yaptığı isin doğru olup olmadığını soracaklardı.

Yola çıktılar; ama ikisi de Allah Resulü (S.A.V.)'nü tanımıyordu. Karsılaştıkları bir adama, O'nu nerede bulabileceklerini sordular. O da Kâbe'nin yanında amcası Abbas r.a. ile birlikte bulunduğunu söyledi. Bu habere memnun oldular, çünkü ikisi de Abbas r.a.'yı ticaret için arada bir Medine'ye uğradığı için tanıyorlardı.

'Keşke sabretseydin'

Mescid-i Haram'a girdiklerinde Resulullah (S.A.V.)'i amcası ile otururken buldular. Selam verip oturdular. Efendimiz (S.A.V.) amcasına sordu:

- Bu iki adamı tanıyor musun?

Abbas r.a. cevap verdi:

- Evet. Bu, Bera b. Ma'rur. Kavminin ileri geleneklerindendir. Bu da Kaab b. Malik.
- Şair olan mı?
- Evet.

Kaab r.a., Allah Resulü tarafından gıyaben tanınıyor olmasına çok sevindi. Bera b. Ma'rur söz aldı ve meselesini söyle arz etti:

- Ey Allah'ın Nebisi! Bu yolculuğa çıktım, Allah beni İslâm'a hidayet etti. Bu binayı arkama almamayı düşündüm ve namazlarımı ona doğru kildim. Arkadaşlarım bu konuda bana uymadı. Benim içime de bir kurt düştü. Ne buyurursunuz ya Rasulallah?

Efendimiz (S.A.V.) söyle buyurdu:

- Bir kıblen (Mescid-i Aksa) vardı. Onun üzerine sabretseydin ya!

Bu görüşmeden sonra arkadaşlarıyla birlikte Mescid-i Aksa'ya doğru namazlarını kılmaya başladı. (Ahmed b. Hanbel: Müsned)

Bera b. Ma'rur r.a., bu görüşmenin gerçekleştiği günlerde yapılmış olan İkinci Akabe Beyatı'nda Medinelilerden seçilen on iki kişiden birisi oldu. Medine'ye döndüklerinde pek fazla yaşamadı. Bir süre sonra, Efendimiz'in hicretinden bir ay önce vefat etti. Malının üçte birinin Resulullah (S.A.V.)'e verilmesini vasiyet etmişti. Diğer bir vasiyeti de yüzü Kâbe'ye dönük olarak defnedilmesiydi. Böyle yapıldı.

Efendimiz (S.A.V.) Medine'ye hicret ettiğinde onu sordu. Bir ay önce vefat ettiği bildirildi, vasiyetlerinden söz edildi. Efendimiz (S.A.V.) vasiyet etmiş olduğu malinin çocuklarına verilmesini emir buyurdu ve mezarının başına gidip cenaze namazını kıldı.

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz, Hicret'in on altıncı ya da on yedinci ayına kadar namazlarını Mescid-i Aksa'ya yönelerek kildi. Mekke'de iken Kâbe'nin yakınında bulunduğunda, Kâbe'yi araya alarak Mescid-i Aksa'ya doğru namaz kıldığı da nakledilmiştir. Bununla birlikte, Efendimiz (S.A.V.) Kıble'nin Mescid-i Haram'a döndürülmesini gönülden arzu eder, bunun için dua ederdi. (Cessâs: Ahkâmu'l-Kur'an)

Rastlantı olabilir mi?

Bir gün Resulullah (S.A.V.) Efendimiz, namazlarını Kâbe'ye yönelerek kılmak isteyen Bera b. Ma'rur r.a.'in mahallesine gitmişti. Öğle vakti girdiğinde, oradaki Benî Seleme mescidinde namazı kıldırdı. Her zaman olduğu gibi Kudüs'e doğru namaza durdu ve ilk iki rekatı o şekilde kildi. Tam bu esnada Yüce Mevlâ, bundan sonra kıble olarak Kâbe'yi seçtiğini söyle ferman buyurdu:

“Biz senin yüzünün göğe doğru dönüp durduğunu görüyoruz. İste simdi seni, memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, yüzlerinizi o tarafa çevirin. Şüphe yok ki Ehl-i Kitap, onun Rablerinden gelen gerçek olduğunu çok iyi bilirler. Allah onların yapmakta olduklarından habersiz değildir.” (Bakara, 244)

Resulullah (S.A.V.) Efendimiz kılmakta olduğu namazın son iki rekâtını Kâbe'ye dönerek kildi. Bu haber kısa zamanda yayıldı. Artık o günden sonra Kâbe Müslümanların kıblesi oldu.

Benî Seleme mescidi, böyle önemli ve mübarek bir olaya şahitlik ettiği için iki kıbleli mescid anlamında “Mescidü'l-Kibleteyn” diye anıldı.

KIBLE NEDİR?

kıble, yön ve yönelinen taraf ya da yönelinen şey anlamında bir kelimedir. Dinimizde Müslümanların namaz kılarken dönmeleri gereken istikameti yani Kâbe'yi ifade eder.

Kaynak: Semerkand Dergisi


Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !